Daha önce kullanıcıların sayfanın ilk açıldığında ekranın altında olan alanlara (above the fold) olan ilgisini anlatan yazılar yazmıştık. (Sayfanın Kullanıcıya İlk Görünen Bölümü: Above The Fold, 600 Pixel’in Altındaki Hayat – Above The Fold) Kullanılabilirlik gurusu Jacob Nielsen son iki yazısında kullanıcıların yatay ve dikey ilgisiyle alakalı verilerden bahsetmekte. Dikey ilgi verilerini sonraki yazılara bırakıp daha önemli bir sorusunnun cevabını verdiği ‘Yatay İlgi’ çalışmasından bahsetmek istiyoruz.

Nielsen’in yaptığı çalışmaya göre kullanıcılar zamanlarının %69′unu websitesinin sol bölümünde, %30′unu da sitenin sağ bölümünde harcıyor. Bu verilerin detaylı verildiği grafik aşağıdaki gibi:

Grafikte y ekseni kullanıcıların bakma oranlarını x ekseni de o alanın soldan uzaklığını gösteriyor. Grafikten kullanıcıların sayfanın sol tarafında bulunan içeriği daha fazla gördüklerini çıkarabiliyoruz.

Nielsen çalışma sonrası aşağıdaki önerilerde bulunuyor:

  • Navigasyon bölümünü daima sol tarafta bulundurun. Bu bölüm kullanıcıların elinde bulunan seçenekleri bulmak için baktıkları bölüm olmakta.
  • Ana içeriği soldan biraz ötede ortaya yakın bir bölgeye koyun.
  • En önemli içeriği 400px – 600px arasına koyun.
  • İkinci önemli içeriği sağ tarafa koyun. Çok fazla görülmeyecektir ama sorun değil. Sayfadaki her bölüm  çok görülmek zorunda değil. Daha az önemli içeriği koyacak bir yeriniz olmalı.

Kaynak: http://www.useit.com/alertbox/horizontal-attention.html

Özgür Yazılım ve Linux Günleri etkinliğinde “Özgür Yazılım ve Kullanılabilirlik Testleri” adında bir sunum yaptık. Sunumu aşağıda bulabilirsiniz.

Kullanıcılar, gözlerine daha hoş gelen tasarımların -öyle olmasalar bile- daha kullanılabilir olduğunu düşünüyorlar. Kullanılabilirlikle estetik arasındaki ilişkiyi güzel bir şekilde anlatan bu cümle bizi “Halo etkisi” terimine götürüyor.

Bu etkiye göre sevdiğimiz arkadaşların hatalarını görmüyoruz, tıpkı sevdiğimiz tasarımların hatalarını görmediğimiz gibi.

Estetik tasarımlar, kullanılabilir olarak algılanmasının yanında kullanıcıları hatalara daha toleranslı hale de getiriyor. Kullanıcılar beğendikleri tasarıma diğerlerinden daha fazla şans tanımaktalar. Kullanıcıların tasarım ile aralarında oluşan bu pozitif duygu kullanıcılarda duygusal yakınlık, sabır ve bağlılık gibi duyguların açığa çıkmasına neden oluyor.

Kitty Genovese New York’ta 1964 yılında sokakta defalarca bıçaklanırken etrafta yardım çığlıklarını duyan 38 kişi “Nasıl olsa biri arar” düşüncesi ile polisi aramadı. Bu cinayet sonraları bir çok deneye ve toplum psikolojisi derslerine konu oldu.

Latane ve Darley, 1970 yılında 38 kişinin yaşadığı kayıtsız kalma durumunu anlamaya çalışan bir deney yapıyor. Deneyde kullanıcılardan bir odada anket doldurmaları isteniyor. Kullanıcılar bu anketi doldururken de odaya duman veriliyor.

Eğer odada deneyden habersiz bir kişi varsa kalkıp durumu bildirme oranı %75,

eğer odada deneyden habersiz üç kişi varsa kalkıp durumu bildirme oranı %38,

eğer odada deneyden haberdar ve anket doldurmaya devam eden iki kişi varsa deneyden habersiz üçüncünün kalkıp durumu bildirme oranı %10,

olarak ortaya çıkıyor.

Çalışma sonucunda insanların kararlarında -özellikle ne yapacaklarını tam bilemedikleri durumda- başka insanların davranışlarına göre kendi davranışlarını belirledikleri ortaya çıkıyor. Sosyal doğrulama denilen duruma göre karar vermeden önce başkalarının ne yaptığına bakarak kendimizi doğrulamaya çalışıyoruz.

Bunun en iyi örneğini e-ticaret sitelerinde alışveriş yapmadan önce başkalarını o ürün hakkında yaptığı yorumlarda görebiliyoruz. Belki de gördüğümüzde düşüncelerine itibar etmeyeceğimiz kişilerin bir ürün hakkında verdiği yıldız sayısı bizim satın alma kararlarımızı etkiliyor.

De Vries ve Pryun 2007′de yaptığı bir çalışma ile bu sonucu doğruluyor. Eğer bir tatil ürünü hakkında bir tavsiye varsa ürünün satışı %10 artıyor. Eğer tavsiye eden kişinin fotoğrafı bulunuyorsa bu oran %20′ye çıkıyor.

Kaynak:http://www.amazon.com/Neuro-Web-Design-Makes-Click/dp/0321603605

Firefox tasarımcısı Alex Faaborg, ZURBsoapbox etkinliğinde Firefox tasarım sürecini anlatmış.

Faaborg’un yaptığı sunuma göre Firefox’ta birbirinden ayrı iki  tasarım yaklaşımı bulunuyor. Bu yaklaşımların ilki Microsoft’unkine benzer şekilde kullanıcı araştırmalarına odaklanıp kullanıcıların ne istediklerini ve neye ihtiyaçlarının olduklarını araştırmak. Bu araştırma yönteminin dezavantajı kullanıcıların size yanlış bilgi verebilme olasılıkları.

Diğer yaklaşım ise Apple’ınkine benzer şekilde kullanıcıların neye ihtiyaçları olduğunu kestirmeye çalışmak için biz vizyon geliştirmek. Bu yöntem çok başarılı şekilde sonuçlanabileceği gibi büyük başarısızlıklara da yol açabiliyor. Bu yaklaşımda tasarımcılara büyük iş düşüyor.

Bu iki tasarım yaklaşımının yanında Firefox açık kaynak kodlu bir program olduğu için kullanıcılardan ve yazılıma destek veren kişilerden gelen tasarım fikirlerinin çokluğu ve farklılıkları ön plana çıkıyor.  Tasarım sürecine katılımın sürmesi sağlamak için neredeyse her fikir değerlendiriliyor.