Ekipten

Şeker ya da Şaka! Bir Korku Hikayesi Olarak UX

Yazar
İrem Nur Akdemir
UX tasarımı, kullanıcıyı merkeze alır ve onlar için kullanımı ve anlaşılması kolay deneyimler yaratmaya çalışır. Peki, bu durum böyle olmasaydı ne olurdu? Bu yazıda, tasarımcıların kullanıcıları önemsemeyi bıraktığı ve veriden uzaklaşıp, canları nasıl isterse öyle tasarladıkları bir tasarım distopyasından bahsedeceğiz. 
USERSPOTS BÜLTEN
Her ay tasarım ve teknoloji üzerine yeni stiller, dijital ürünler, projeleriniz için kaynaklar, tasarım ilhamları ve daha fazlasına sahip bülten.
Aramıza hoş geldin! Yeni bültenlerimiz de görüşmek üzere...
Oops! Something went wrong while submitting the form.

Şeker ya da Şaka! Bir Korku Hikayesi Olarak UX

**Dikkat, bu yazı korku unsuru barındırmaktadır. Kalp, şeker, tansiyon ve benzer hassasiyetlere sahip kişilerin ekstra dikkatli olması tavsiye edilir!**


Cadılar Bayramı! Kökleri Pagan ve Hristiyan geleneklerine dayanan ama yavaş yavaş bizimde hayatımıza dahil ettiğimiz bir bayram-ımsı! Gıcırdayan kapılar, karanlıkta gizlenen gölgeler, ürpertici fısıltılar, konuşan ölüler, kapı kapı gezip kostümleriyle “şeker ya da şaka” diyen çocuklar, ateş başında anlatılan korku hikayeleri…


Korku hikayeleri demişken… Cadılar bayramı hatırına biz de kullanıcı deneyimini bir korku hikayesi olarak ele alacağız. Tasarımcıların kullanıcıları önemsemeyi bıraktığı ve veriden uzaklaşıp canları nasıl isterse öyle tasarladıkları bir distopyadan bahsedeceğiz. Düşünün ki araştırma aşamalarının hepsi rafa kalkıyor, revizelerden çıldırmış tasarımcılar kullanılabilirlikten ziyade uçuk kaçık olmayı umursuyor… Böyle bir dünyada internet alışverişi neye dönüşürdü? Hiç üzerine düşünmediğimiz ve 5 saniyeden fazla dikkatimizi çekmeyen arayüzler, eğer kullanıcı odaklı tasarlanmasaydı bizi ne kadar zorlardı? Bu yazımızda, bu soruların cevabını arayacağız ve tasarımı bir korku şöleni olarak deneyimleyeceğiz.


Hazırsanız başlayalım… 


İlk örneğimize baktığınızda Halka filmindeki videoyu izlemişsiniz gibi hissetmeniz mümkün. Yedi gün içerisinde sıklıkla artan bir tasarımı bırakma hissi yaşatabiliyor. Bunun sebebi tasarımın yalnızca kötü olması değil, prestijiyle ünlü olan bir okula ait olması.


Görseli yeterince incelediyseniz bu “tasarlanmış” web sitesinin Yale School Of Art’a ait olduğunu görebilirsiniz. İnsan "tasarım departmanı olan koskoca bu okul da böyle bir iş çıkartıyorsa, biz n'apalım?" sorusunu ister istemez soruyor ve biraz hüzünleniyor.


Yazının başında internetten alışverişin kötü bir UX tasarımıyla nasıl bir yapıya dönüşebileceğini sorgulamıştık. Bu sorunun cevabını Arngren.net isimli bir web sitesi bizim için veriyor. Bu sitenin günümüzde hala kullanıldığını bilmek ise, Freddy Krueger’ın kabuslarından birindeymişiz gibi hissettiriyor.

Hadi, bunun gibi bir e-ticaret sitesinden zor bela aradığımızı bulduk, satın almak istiyoruz. Hesap oluşturmanın ne kadar zor olabileceğini tahmin edebiliyor musunuz? Kullanıcı adı, şifre, telefon numarası… Hayal gücümüzü bu soruya cevap verirken zorlayabiliriz ancak yardımcı olmak adına bazı örneklerden bahsedeceğiz. Şeytanın bile aklına gelmeyecek fikirlerden bazıları Reddit kullanıcılarının aklına gelmiş ve sağolsunlar bizim için görselleştirmişler. 


Daha fazla zaman kaybetmeden bu görselleştirmelere bir bakalım :)


Her zaman bir zorluk sebebi olarak peşimize takılan dropdown menüler bu sefer alfabenin parçaları olarak karşımıza çıkıyor. Böyle bir alan tasarlamak yedi ölümcül günahtan birisi olarak sayılmalı.

Doğum günlerimizi dönemsel olaylar ile eşleştirerek bilmeye çalışan bir algoritma eğlenceli bir Onedio içeriği olabilir, ama herhangi bir sitede doğum günümüzü girmeye çalışırken acaba bundan keyif alabilir miyiz? Hayatı sorgularken düz duvarları izlemek, evet bu örneği en iyi böyle tanımlayabiliriz.


Düz duvarları izledikten hemen sonra göz kırpmadan kayan sayıları da izlememiz gerekiyor belli ki. Telefon numaramızı doğru girebilmek için bu sonsuz sayı dizisine hayatımız buna bağlıymışçasına odaklanmamız bir korku filmi konusu olabilir.

Otomatik Portakal’da kullanılan göz kapağı kilidi ise, bu input alanı için tasarlanmış gibi. O zaman herkes göz damlalarını hazırlasın!


Cadılar bayramında hayaletleri görmeye çok alışkınız, bu hayaletler her zaman korkunç olmasa da eğer Pacman kılığındaysanız ve ortadaki yemlerden telefon numaranızın rakamlarını çıkarmaya çalışıyorsanız hayat eminim ki çok zordur.

Eğer pacman oyununda telefon numarası girmeye çalışırken bir süre sonra çığlıklar atmıyorsanız bile bilgisayarınızdaki herhangi bir videonun sesini açmak için çığlık atmanız gerekseydi nasıl olurdu? Kimileri bu fikrin eğlenceli olduğunu düşünmüş ama unutmayın, bazı sesler beraberinde canavarları da getirir. (Bknz: A Quiet Place)



Canavarlardan kaçmak, hayatımızı kurtarmak için genelde kısıtlı zamanımız olduğu vurgulanır. Filmlerde geri sayan saatlere, son 1 saniye kalan imha edilen bombalara çok sık rastlarız. Peki hiç form doldururken aniden çıkan “çabuk ol, zaman ilerliyor!!!” ibaresiyle hiç karşılaştınız mı? Elimizi, ayağımızı birbirine dolaştıran, omzumuzun üstünden bakan bir otoritenin olduğu hissini yaşatıyor sanki. Userinyerfacine adlı bu sitede görüp görebileceğiniz en kötü deneyimi yaşamak mümkün.

Yalnızca bir anda karşınıza çıkan zaman ibaresiyle değil, her bir elementiyle sizi hayattan bezdiren bu site belli ki çeşitli işkence ustalarının gözetiminde tasarlanmış.


Yalnız takdir etmekte fayda var, UX Writing’in önemini iyi kavramışlar ve kötü bir yazım deneyimi nasıl olurdu sorusunu cevapsız bırakmamışlar.


Yalnızca oturup izlemek ve kötü örneklerden konuşmak olmaz diyerek sizleri userinyerface’i deneyimlemeye ve daha sonrasında kaç dakikada sonuca ulaşabildiğinizi Space Club üzerinden bizimle paylaşmaya davet ediyorum. 

En iyi ihtimalle hayatınızın 3 dakikasını bu ürkütücü sitede kaybettiniz. Peki bu 3 dakikada yeterince korktunuz mu? Cevabınız evet ise; kabus gibi input alanlarından ve kaotik websitelerinden yeterince bahsetmişiz demektir, artık işin şaka kısmını geride bırakalım, şekerine gelelim ve bu kadar kötü deneyimlerin bize sağladığı yarardan bahsedelim. Bu kadar çirkin örneklerden ne gibi bir iyilik çıkabilir diye sorabilirsiniz, hakkınızdır. Ancak tasarımcılar olarak zaman zaman iflah olmaz polyannalar ve çıkarımcılara dönüştüğümüz için bu soruya da bir cevap bulmuşuz ve provotype kavramını ortaya atmışız. Hayır, typo yapmadık, hayır yanlış okumadınız, provotype’lardan bahsediyoruz.

Provotype, tasarımcıların tıkandıkları noktalarda başvurduğu, en kötüsünü düşünmek üzerine kurulu bir yöntem. Temel amacı insanları kışkırtmak ve rahatsız etmek olan provotype yöntemiyle, üzerinde çalıştığımız projenin en kötü halini tasarlıyor, her zaman iyiliğini ve mutluluğunu düşündüğümüz paydaşları (müşteriler, son kullanıcılar, patronlar gibi) kışkırtmaya çalışıyoruz. Ellerini birbirlerine sürterek kahkahalar atan, kazanları başında kişileri birbirine düşürmek için iksirler karıştıran cadılar bu kez biz tasarımcılar oluyoruz.

Peki bunu neden yapıyoruz? Çünkü her hikayeden, korku filmlerinden çıkartılacak iyi bir ders var. Pamuk Prenses bize yabancılardan yemek almamız gerektiğini, birçok korku filmi mezarlıkta dolaşan minik kızların peşine takılmamamızı, evinizin bodrum katı varsa oraya el feneriyle tek başımıza inmememizi bizi her seferinde hatırlatıyor. Provotype’lar ise benzer bir şekilde ne yapmamamız gerektiğini söylüyor, yeni olasılıklara dair farkındalık yaratıyor ve absürt, rahatsız edecek ürünler üzerinde çalıştığımız için bizi biraz olsun eğlendiriyor.

Gelin, örnekler üzerinden konuşalım. Aşağıdaki tasarımlar Katerina Kamprina adındaki bir tasarımcıya ait. Eminim ki bu ürünlerin hiçbirini kullanmak istemezdiniz ve düşüncesi bile sizi rahatsız etti ancak büyük olasılıkla bu örnekler aklınızda yeni olasılıklar da yarattı. Mesela bazılarınız sulama kabı örneğine bakıp kendi kendini sulayan, otomatizasyona sahip olan bir saksı düşünmüş olabilir. Ya da şarap kadehinden değişik pipetler ile içmeyi...



Tasarımcı Katerina Kamprina, bu provotype örneklerini üretirken kullanışlılığının farkında olmadığımız gündelik objelerin karmaşıklığını ortaya koyma amacında olduğunu söylüyor ve üzerine şu soruyu soruyor: “Eğer kullanışsız objeler olmasaydı, bu dünyanın hali ne olurdu?” 

Yukarıda listelediğimiz çılgın örnekler veya son karşılaştığımız kötü mobil deneyimler, Kamprina’nın sorusuna “harika bir hayat olurdu” demenize neden olabilir. Ancak, gerçek dünyada kötü deneyimlerle karşılaştığımız ve problemler karşısında kayıtsız kalamadığımız için onları iyiye götürme çabasına giriyoruz. 


Tam da bu nedenle, bir tasarım probleminde sıkıştığımızda en kötüsü nasıl olabilir diye düşünmeye, provotype’ını tasarlamaya başlıyoruz. En kötüsünü tasarlamak, en kötüsüne ulaşmak, “bunun doğrusu nasıl olmalıydı ya?” diye düşünmemize yol açıyor ya da, “hayır, bu böyle olmamalı” kararını verip daha mantıklı bir şeyler denememizi sağlıyor. 


Tıpkı, film izlerken karanlık bir koridorda yürüyen ana karakterin arkasından “GİTMEEE!!” diye bağırdığımız gibi, tasarımımıza ya da ekip arkadaşlarımıza dönüp “YAPPMMAA, BU BÖYLE OLMAZ” diyebiliyoruz. 



Provotype konusunu başka bir yazıda derinleştirme sözü vererek, yazının sonlarına geliyorum ve özetliyorum: Olabilecekler arasında en kötüsünü denemek, bir üretimle insanları rahatsız edebilecek kadar çılgın sonuçları düşünmek, daha fazla olasılığı tartmamızı sağlar ve problemimizle ilgili çeşitli kararlar almamıza yardımcı olur. Sürecin başında en dibe kendi isteğimizle indiğimiz için ancak daha iyiye yol almaya başlarız ve kötü geri dönüşler alma olasılığımız azalır. 


En kötüsünü düşünürken eğlenmenizi temenni ediyor ve bol korkulu bir bayram diliyorum. 

XoXo

Şeker ya da Şaka! Bir Korku Hikayesi Olarak UX

Hazırlayan;

Jr. Innovation & UX Designer

İrem Nur Akdemir

Userspots Bülten
Her ay tasarım ve teknoloji üzerine yeni stiller, dijital ürünler, projeleriniz için kaynaklar, tasarım ilhamları ve daha fazlasına sahip bülten.
2300’den fazla kişinin kayıtlı olduğu kulübümüze katıl !
Başvuru için teşekkürler. En kısa sürede sizinle iletişime geçeceğiz.
Lütfen eksik bilgileri tamamlayıp, tekrar deneyin.